More

    Mark Twain Haklı Mıydı?

    Noce Te İpsum (Kendini tanı).

    Apollon Tapınağı’nın girişinde yer alan bu Antik Yunan vecizesinin kendi döneminden bugüne yansıttığı kadim bir soru var: Ben kimim?  İnsan zihninin idrak yeteneğine eriştiği günden beri en çok kafa yorduğu mevzulardan biri muhtemelen insanın kendini tanımlama gayretidir. Yazılı tarihin sunduğu ilk vesikalardan, felsefe ve modern psikolojinin halen daha tanımlama arayışında olduğu müphem bir konu. Özellikle “kimlik”, “benlik”, “kişilik” gibi insanı ve insanın doğasını tanımlamaya yarayan kavramlara dair yoğun okumalar yaptığım bir dönemde bu konunun nasıl bir dipsiz kuyu olduğunu anlamıştım. Bu süreçte konuya dair izahta bulunan birçok yayına dokundum. Bu yayınlardan ziyadesiyle istifade ettiğimi söyleyebilirim. Ancak asıl peşinde olduğum şeye, bizzat kendime, biricik olan “ben”e dair ne güçlü bir doyuma, ne de sarsıcı bir etkiye ulaşabildim. Bana, beni, değer yargılarımı bu denli sorgulatacak metnin arayışta olmadığım bir anda geleceğini hiç tahmin etmezdim.

    Günlük rutinimi tamamlamak üzere işten dönüyordum. Metrodan çıkıp yolun karşısından geçtim. Soğuk ve yağmurlu bir akşamdı. Bir kadının çöp konteynerinden yiyecek ayıkladığını gördüm. İçim el vermedi ve kendine destek olma teklifinde bulundum. Süreç bu akışta devam etti. Eve doğru ilerlerken kadını gördüğüm andaki hissin adeta zıddını yaşıyordum. Yoksul bir insanın durumuna şahit olduğum andaki üzüntü ile sonrasında yaşadığım olumlu his iki zıt kutuptu adeta. İlk bakışta bu durum olumlu gibi görünse de yaşadığım hissin tanımlayamadığım rahatsız edici bir yanı da vardı. Metro çıkışında gördüğüm o manzarada son vermeye çalıştığım şey bir insanın açlığı mıydı yoksa bu durumdan dolayı hissettiğim vicdani rahatsızlık mıydı emin değildim. Bu durumu birkaç gün aklıma geldikçe sorguladım. Mark Twain’in kaleme aldığı “İnsan Nedir? adlı kitabının ucundan yöresinden buna benzer konulara dokunduğunu okumuştum. Daha önce edindiğim bu kitabı bir akşam dikkatlice okumaya başladım.

    Yaşlı Adam ve Genç Adam karakterleri arasında diyaloglar halinde ilerleyen bu metin şu öne kabulle başlıyordu:

    “Yaşlı Adam ile Genç Adam muhabbet ediyorlardı. Yaşlı Adam insanoğlunun bir makineden fazlası olmadığını iddia etti. Genç Adam itiraz ederek bu görüşünü detaylandırmasını ve nedenleriyle açıklamasını istedi.”

    Yaşlı Adam insanın buharlı bir makineden farksız olduğunu, aklın insandan bağımsız olduğunu, insanın akla ihtiyacı olsa da aklın insana ihtiyacı olmadığını ileri sürüyordu. Genç Adam ise Yaşlı Adam’ın iddialarını çürütmeye yönelik sorular soruyordu. İtiraf etmeliyim ki kitabın başında Yaşlı Adam’ın sorularına anti tez üretmek için ben de Genç Adam gibi soru soruyor, o an Mark Twain’in karşısında oturup onunla tartışmayı arzuluyordum. Ancak Twain beni bu çatışmada çok zayıf bir noktamdan vurdu diyebilirim. Yaşlı Adam, insanın en temel dürtüsünün kendi ruhunu tatmin etme arzusu olduğunu ileri sürüyordu. İnsanın her hareketinde ruhunu tatmin edip, onun onayını kazanması gerekliliği üzerinde duruyordu. Doktrin haline getirdiği bu bakış açısını ise Genç Adam’a şu sözlerle ifade ediyordu:

    “Evet. Kanun şöyle, aklında tut: Bir insan, beşiğinden mezarına kadar ilk ve en önemli amacı, kendi iç huzuru ve ruhsal sağlığı için olmayan tek bir şey bile yapamaz.”

    Twain, Yaşlı Adam üzerinden bu doktrini, vicdan dediğimiz bu olguyu, mutlak kral ve insanın efendisi ilan ediyordu. Kamyon çarpmış bir adama yardım etme dürtüsünden, kimsesiz bir çocuğa sahip çıkmaya, soğukta kalan bir kediye gösterilen merhametten, elleri dolu yaşlı bir kadının poşetlerini taşımaya kadar iyi olarak tanımladığımız her türlü davranışın temelini insanın kendi ruhunu tatmin etme arzusuna dayandırıyordu. Yaşlı Adam, sınırları daha da zorluyor, bir annenin çocuğunu korumak adına kendisini feda etmesini, canından olmasını dahi insanın kendi ruhunu tatmin etme arzusuna dayandırıp, buna dair ikna edici izahlarda bulunuyordu.

    Yaşlı Adam karakterinin bu söylemlerine bir yandan karşı çıkmaya çalışırken, diğer yandan iki gün önce yaşadığım duygu karmaşası aklıma geliyor, garip bir kaygıya kapılıyordum. İyi olan her şeyi çevremdekilere fayda sağlamak adına yaptığıma kendimi ikna etmeye çalışırken, Twain yaşadığım tecrübe üzerinden adeta bana saldırıyor, zayıf noktamı her cümlesi ile daha da zorluyordu. Çünkü bunu kabul etmek bugüne kadar değer olarak sahiplendiğim her şeyi sarsıyor ve beni bencil bir insan olarak ortaya atıyordu. Kişisel muhasebemi tam olarak tamamlamış değilim. Twain haklı mıydı? Ondan da emin değilim. Ancak diyaloglar halinde ilerleyen bu kısa metnin insan doğasına, daha özelde ifade etmek gerekirse kendi doğama dair ne kadar hırpalayıcı olduğuna şahit oldum diyebilirim.

    En Yeniler

    Sizin için seçtiklerimiz

    Yorum Yap

    Lütfen Yorumunuzu Yazınız
    Lütfen Adınızı Yazınız

    Trendler